kul hakkı ile ilgili vaaz
Vaaz. Vaaz. Varlığın içinde nedir bu darlık. Bu tamahkarlık nicesine varlık. Tanrı nimetimi bölüşün demiş. Şükür isteme hoca cüppe sarık.
Allah’ın seni kulluğa ehil sayması, sana ödül olarak yeter. Kula bela gelmez Hak yazmadıkça. Hak bela yazmaz, kul azmadıkça. Dünya için kül olacağına Allah için kul ol! Sonsuzluğu yakala! Gönlü aydın bir kişiye kul olmak, padişahların başına tâc olmaktan iyidir. Kulun Allah’tan korkusu, Allah’ı bilmesi kadardır.
Kul Hakkı ile İlgili Ayetler . 1. Bir de akrabaya, yoksula ve yolcuya/çaresiz kalana hakkını ver! Gereksiz yere de saçıp savurma! (İsra/26) 2. Öyle ise akrabaya, yoksula, ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
CUMHURİYET Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Balıkesir mitinginde, 'Bay Kemal olmak için bütün hayatımı verdim, Bay Kemal sıradan bir olay değil; Bay Kemal olmak için kul hakkı yemeyeceksin, adaletli olacaksın' dedi.
Kul Hakkı İle İlgili Ayetler ve Hadisler Duha Suresi 9. Ayet; " Öyleyse yetimin hakkını sakın yeme. " Fecr Suresi 17. Ayet; " Hayır, hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. " Nisa
nama nama benda dari a sampai z. Sayfa Başlıkları Gıybet Ve İftira Arasındaki Fark Gıybet ve Dedikodu İle İlgili Ayetler Allah'a Teslim Olamama Problemi Bu Ahirete Kul Hakkı Yemiş Olarak Gidenlerin Durumu Ne Olacak? Gıybet Dedikodu İle İlgili Hadisler Gıybet Vaazı Hümeze Suresi - Bayraktar Bayraklı Gıybet Ve İftira Arasındaki Fark Bu bölümde gıybet konusunu ele aldım. Her gün hepimiz yapıyoruz bunu ama Allah yapmayın diyor. Bu konuda benim dikkatimi çeken ilk şey gıybetle iftira arasında çok ince bir çizgi olması. Bunun ne demek olduğunu peygamberimizin bir hadisiyle göstereyim. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu "Gıybet nedir, bilir misiniz?" Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber "Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır" buyurdu. Söylenen ayıp eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?" diye soruldu. "Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, o zaman ona iftira ettin demektir," buyurdu. Müslim, Birr 70. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23 Gıybet ve Dedikodu İle İlgili Ayetler Hadisteki koyu yerde belirttiğim üzere gıybet, bir insanın arkasından o kişide var olan bir şeyi konuşmakır. O kişide olmayan şeyler konuşulursa o zaman bu iftira oluyor. Bu konudaki ayetler şöyle; Hümeze Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım 1 - Arkadan çekiştiren ve kusur arayan herkesin çekeceği var. 2 - Böyleleri mal biriktirir, sayar durur. 3 - Malı kendini sürekli yaşatacak sanır. 4 - Yok, yok o, kesinlikle Hutame’ye atılacaktır. 5 - Hutame nedir, sen nereden bileceksin? Öyleyse dinle! 6 - O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. 7 - Yüreklere kadar tırmanan, 8 - Üzerlerine kapanmış, 9 - Uzun direkler arasındaki ateştir. Bu ayetler müşrikler, kafirler için söylenmiş görünüyor ama ilk ayet herkesi bağlıyor; Arkadan çekiştiren ve kusur arayan herkesin çekeceği var. Kimlerin arkasından konuşuyoruz? Gelin kaynana, patron işçi, öğrenci öğretmen vb bir birinin dedikodusunu yapıyor. Bir biriyle alay edenleri unutmamak lazım. Tek tek örnek yazmayayım, ayeti göstereyim. Allah Diyor Ki Hucurat Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım 11. Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın İmandan sonra fasıklıkla adlandırılmak ne kötüdür! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. 12. Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir. Bu Ayetler Bize Hitaben Ayet nasıl başlıyor dikkat et Ey iman edenler! diyor, ayet iman edenlere sesleniyor. Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, Birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın diyor. Şimdi toplumda lakap takılan, alay edilen insanları düşün, Allah yapmayın diyor insanlar yapıyor. Ayetin sonuna dikkat, bu uyarıları dikkate almayanlar fasık olarak adlandırılıyor İmandan sonra fasıklıkla adlandırılmak ne kötüdür! Allah birbirimiz hakkında nasıl konuşacağımızın ölçüsünü göstermiş. Bir sonraki ayete dikkat et. O da Ey iman edenler diye başlıyor Zannın birçoğundan sakının Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın diyor. Allah’a karşı gelmekten sakının ifadesi, yapmayın dediği bu şeyleri yapıyorsanız bilin ki Allah’a karşı geliyorsunuz demek. Bana göre bu ayetler Ey iman edenler diye başladığına göre Allah’ın yapmayın dediği şeyleri yapanlar imanın ne olduğunun farkında değil demektir. Eğer bu ayetleri okuduğun halde hala herhangi bir hocaya siyasetçiye küfür etme eğilimindeysen “ama onlar şöyle şöyle yapıyor” gibi şeyler geçiyorsa içinden Allah’ın ayetlerine iman edememişsin demektir. Allah'a Teslim Olamama Problemi Bu Enfal Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım 20. Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve Kur’an’ı dinlediğiniz halde ondan yüz çevirmeyin. 21. İşitmedikleri halde; “İşittik” diyenler gibi de olmayın. 22. Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayıp gerçekleri duymak istemeyenler, hakikatleri söylemek istemeyenlerdir. Bunun gibi çok ayet var. Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne itaat edin diyor, dedikodu, lakap takma, zanna dayalı hüküm verme ile ilgili ayetleri de yukarıda okudun. Allah bu ayetlerle Birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın dediği halde insanlara lakaplar takanların içinde beş vakit namaz kılan, ramazan orucu tutan ya da Cuma namazlarına gidip, kendinden görmediği insanlara küfür edenler Allah’a ve Rasûlüne itaat ediyor mudur? Gıybet yapanlar, zanna dayalı konuşanlar, lakap takanlar Allah’ın ayetlerin farkında olmayan insanlardır. Kur'an elimizde ama ne dediğinin farkında değiller. . Bence "ayetleri bilmiyordum" demek insanları Allah'ın öfkesinden korumayacak hatta bana kalırsa bu bahane Allah'ın öfkesini artırabilir. Allah “indirdiğim kitabı neden okumadın” diye daha çok kızabilir. Din Allah katında tektir. Bütün peygamberler aynı hükümleri getirmiş, mutlaka toplumların yapısına göre ufak tefek farklılıklar vardır ama peygamberler Allah’ın tek olduğu, ondan başka hiç kimseye, hiç bir şeye teslim olunamayacağını, yalnız ve yalnız Allah’a kulluk yapılması gerektiğini getirmişler. Daha kendi kitabındaki dedikodu, lakap takma, alay ile ilgili iki ayete uyamayan müslümanlar nasıl Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inandığını ve Allah’a teslim olduğunu söyleyebilir. İnsanlar Allah’a ve peygambere teslim olamadığı için gıybet ve iftiralarla meşguller. Allah’a ve peygambere itaat edemeyen insanlar ya da bunun ne olduğunu bilmeyenlere şeytan bu küfürleri ekletir durur, hiç farkına varmazlar. Ömürlerini bir grup insanın gıybetini yaparak ve küfrederek geçirirler. Bu kul hakkıdır. Bu ülke hakkında bir şey merak ediyorsan Facebook’a bak. İnsanlar merak ettiğin konu hakkında nasıl konuşuyorlar en güzel Facebook’tan görürsün. Hangi isim olduğu önemli değil altlarına yazılan yorumlara bak, küfredenler ya da iftira edenler Allah’ın ayetlerine karşı gelenlerdir. Ahirete Kul Hakkı Yemiş Olarak Gidenlerin Durumu Ne Olacak? 3 dakika Gıybet Dedikodu İle İlgili Hadisler Dedikodu, iftira, küfür, bir insanın itibarını azaltmak, düşürmek, olmadığı bir şeyi dile getirmek ve bunun gibi şeyler kul hakkıdır. Kul hakkı ne demek biliyor musun? Hakkına tecavüz ettiğin kişiden helallik istemek demek, ancak o kişi hakkını helal ederse Allah seni affedecek demek. İnsanlar bu işin farkında değil. Gıybet yüzünden cehenneme gidebilirler. Peygamberimizden gelen "iflas eden kimdir" diye bir hadis var. Kimmiş iflas eden. Ebu Hureyre Radiyallahu Anh şöyle dedi “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem İflas eden kimdir biliyor musunuz?’ dedi. Sahabeler "Ey Allah’ın Rasulü! Bize göre iflas eden, parası ve malı olmayan kimsedir dediler. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Benim ümmetimden iflas eden kişi, kıyamet günü kıldığı namazıyla tuttuğu orucuyla ve verdiği zekâtıyla getirilir ve aynı zamanda işlediği günahlardan; sövdüğü, zina isnadında bulunduğu, haksız yere mal yediği, haksız yere kan akıttığı ve ona buna vurduğu şerlerde ortaya konacaktır. Böylece o kişi yaptıklarının hesabını vermeye başlar ve yaptığı kötülüklere karşılık iyilikleri verilir. İyilikleri bitince de hakkını aldığı kişinin günahlarını almaya başlar. Sonucunda da cezasını ateşle çekmek üzere cehenneme atılacaktır. İşte iflas eden bu kişidir’ buyurdu.” Ebu Hureyre Radiyallahu Anh şöyle dedi “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kimin yanında kardeşinden haksız olarak alınmış bir şey varsa bundan dolayı hak sahibiyle helalleşsin! Ahirette hiç bir dinar ve dirhem yoktur! Kardeşinin hakkı için kendi sevaplarından alınmadan önce dünyada iken onunla helalleşsin! Ahirette zalimin haksız yere aldığı şeyi hakkı karşılayacak sevabı bulunmazsa kardeşinin kötülükleri günahları alınır ve o zalimin üzerine atılır’ buyurdu.” Gıybet Vaazı Hümeze Suresi - Bayraktar Bayraklı Bayraktar hocadan Hümeze suresinin tefsirini göstereceğim. Bunu dinle ki gıybetin, dedikodunun ne kadar önemli olduğuna ikna olabilesin, çok abartmışsın demeyesin. Sure şöyle; Hümeze Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım 1. Arkadan çekiştiren, kusur arayıp duran herkesin çekeceği var! 2. Kendisi mal biriktirir ve habire onu sayar. 3. Bir de malının kendini ölümsüzleştireceğini sanır. 4. Yok yok; o, kesinlikle Hutame’ye atılacaktır. 5. Hutame nedir, sen nereden bileceksin! 6. O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. 7. Yüreklere kadar işleyen, 8. üzerlerine kapanmış, 9. uzun direklerle çevrili ateş!
HAK VE ADALET Bütün insânî güzellik ve mükemmelliği ihtivâ eden ve insanın rûhunu fazîlette zirveleştiren İslâm ahlâkı, hak ve adâlette de eşsiz bir öze, sarsılmaz bir temele sahiptir. Çünkü insanlığın huzûru, ancak hak ve adâleti yerine getirmekle temin edilebilir. O hâlde hak ve adâlet nedir? En genel tanımıyla Herkese ve her şeye hak ettiği şekilde muâmele etmek, doğru hüküm vermek, dengeli ve ölçülü davranmaktır. Buna göre bir kimseye hak ettiğinden fazla vermek, başkalarının hakkını çiğnemek olduğu gibi, eksik vermek de, hakkı gasbetmek, yâni adâleti ihlâl etmektir. Gerçek mü’minler, böyle bir günahtan son derece sakınırlar. Yani mü’min, vicdânen, her hak sahibine hak ettiğini vermek zorundadır. Zîrâ İslâm, hayatın her safhasında ve her hâlükârda; aleyhine dahi olsa âdil davranmayı emretmektedir. Öyle ki, Allâh’ın râzı olduğu şekilde yaşamak, ancak hak ve adâlet dengesine riayet ölçüsünde gerçekleşir. Yani adâlet mefhumu, ilâhî emir ve yasakların merkezindedir. Dolayısıyla bu da, mü’minin; önce Yaratan’ına, sonra bütün mahlûkâta, sonra da kendi nefsine karşı âdil davranmasını gerektirir. Şu hâlde her mü’min, ölçüp tartarken, insanlar arasında hüküm verirken, konuşurken, yazarken, şâhitlik ederken âdil davranmak mecbûriyetindedir. Ayrıca ilâhî hakîkatlere ve ibâdetlere de gereken ehemmiyeti göstermek ve onların hakkına riâyet etmek mecburiyeti de vardır. Çünkü bu, Cenâb-ı Hak için bir hak, kul için bir borç ve vazîfedir. Eğer bir mü’min, bu şuur ile hak ve adâlet ölçüleri içerisinde yaşarsa, “ahsen-i takvîm”e, yâni “en güzel yaratılış kıvâmı”na ulaşır. Çünkü hak ve adâlet, Allâh’ın sıfatlarındandır. “el-Adl” ism-i şerîfi, Allah Teâlâ’nın, hak ve adâletin mutlak sahibi ve bizzat kendisi olduğunu ifâde eder. Cenâb-ı Hakk’ın bu yüce ismi, her zaman tecellî hâlindedir. Bilhassa ilâhî mahkemenin kurulacağı âhirette bütün ihtişamıyla tecellî edecektir. Âyet-i kerîmede buyrulur وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ “Biz, kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş, bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu adâlet terâzisine getiririz. Hesap gören olarak Biz herkese yeteriz.” el-Enbiyâ, 47 Unutmamalı ki, kullarına hak ve adâleti emreden Allah Teâlâ, dâimâ mazlumların yanındadır. Dünya âleminde hak, hukuk ve adâleti çiğneyerek yakayı kurtardığını zannedenler, birgün “Hâkimlerin Hâkimi” Allah Teâlâ’nın huzûrunda boyun büküp hesap vereceklerdir. Diyebiliriz ki hak ve adâlet bahsinde en büyük hesabı, varlıklar içerisinde insanoğlu verecektir. Çünkü insan, yaratılmışların en şereflisi olarak bütün varlıkların kendisine âmâde kılınması dolayısıyla onların hak ve hukuklarının mes’ûliyetini de üzerine almıştır. Yani insan, sadece kendine âit hakları değil, bütün varlıkların haklarını korumakla da vazifelidir. Yani bitkilerin de, hayvanların da, eşyanın da haklarını muhâfaza mes’ûliyeti, insana âittir. Bu bakımdan Hak dostları, diğer varlıkların haklarına riâyet hususunda da son derecede hassâsiyet göstererek bizlere örnek olmuşlardır. Şu misal pek mânidardır Hak dostlarından Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri, bir yere seyahat ederken bir ağaç altında durur ve yemek yer. Ardından yoluna devam eder. Bir müddet gittikten sonra, torbasının üzerinde bir karınca görür ve “–Allâh’ın bu mahlûkunu vatanından ayrı düşürdüm.” diyerek geri döner. Karıncayı tekrar o ağacın altına bırakır. Üstelik kıyamet günü insanoğluyla beraber diğer varlıklar da dirilecekler ve dünyada iken çiğnenen haklarını alacaklardır. Bu itibarla bir hayvana eziyet etmek, onu haddinden fazla yormak, hattâ lüzumsuz yere yaş bir dalı koparmak bile dînen yasaklanmıştır. Hattâ zararlı bir mahlûku zarûret dolayısıyla öldürürken dahî zulmetmek câiz kılınmamıştır. Meselâ bir yılanı bertaraf ederken bile, eziyet etmeden, bir vuruşta öldürmek emredilmiştir. Velhâsıl her mü’min, hak ve hukûkun derin mânâsını en güzel şekilde kavramak ve hayâtı boyunca da adâlet terâzîsini düzgün kullanmak mecbûriyetindedir. Mü’min için, hak ve adâleti yaşamak ve tevzî etmek, en büyük fazîlettir. Olgunluk yolunda mesafe alan has kullar için bir üst fazîlet daha vardır ki o da; ADÂLETTE AF FAZÎLETİ… Îman ve ahlâkta yüksek bir görüş ufkuna ulaşan kâmil mü’minler, kendilerine karşı işlenen kusurlara, adâlet yerine, af ve merhametle mukâbele etmeyi tercih ederler. Zîrâ âhiretteki ilâhî mîzanda Cenâb-ı Hakk’ın, kendilerine adâletle değil; af, merhamet, lutuf ve ihsân ile mukâbele etmesini ümîd ederler. Bu güzel ahlâk, Cenâb-ı Hak tarafından şöyle takdîr edilmektedir وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُواْ بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرينَ “Eğer cezâ verecekseniz, size yapılan eziyetin misliyle cezâ verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.” en-Nahl, 126 Rivayete göre Uhud gazvesinde kâfirler, ashab-ı kiramdan bazılarını şehit etmişler ve özellikle Hazreti Hamza’yı şehit edip mübarek vücudunu parçalamışlardı. Hattâ Utbe’nin kızı “Hind” Hazreti Hamza’nın ciğerinden bir parçasını yemişti. Resûl-i Ekrem ile ashab-ı kiramı da ahdetmişlerdi ki, o kâfirlere galip gelecekleri gün, onlardan bir çoklarını öldürüp intikam alsınlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hind’in öldürülmesine de emir vermiştir. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, adalet ve eşitliğe riayet edilmesi emir olunmuştu. Hattâ Mekke-i Mükerreme fethedilince Yüce Peygamberimiz Hind’i af buyurmuştur. Adalet İslâm’ın aslî ilkesidir, karşı taraf putperest, inkârcı veya başka bir dinden bile olsa ona, onun kendisine verdiği zarardan fazla bir zarar veremez; gördüğü zarara kurallar çerçevesinde dengiyle cevap vermek adalet ilkesinden doğan bir haktır. Ancak yine de Allah, Resulüne ve onun şahsında müslümanlara, eğer sabır gösterirlerse, yani kötülüğe dengiyle dahi karşılık verme arzularını dizginleyip mukabelede bulunmazlar ve bu haklarını kullanmazlarsa bunun sabır erdemini kazanmış kişiler için daha hayırlı olacağını bildirmektedir. İslâm ahlâk literatüründe bu davranışın adı hilimdir. Bütün mesele, âhirette Hak Teâlâ’nın lutf u keremiyle mukâbele görmek değil midir? Bunun için sâlih ve ârif kullar, bugün kendi şahıslarına yapılan ezâ ve cefâlara aynıyla mukâbele etmezler ve cezâlandırmaya da yönelmezler. Allah için sabra sarılıp öfkelerini yutarlar. Daima af ve müsâmaha yolunu tutarlar. Böylece Allâh’ın kullarını affede affede, ilâhî affa lâyık hâle gelmeye çalışırlar. Hz. Aişe validemize bir iftira atılmış, iftiranın başını Abdullah b. Übey çekmiş, bir iki erkek ile Peygamberimiz’in eşi Zeyneb bint Cahş’ın, Hz. Âişe’yi kıskanan kız kardeşi Hamne de, bu çirkin iftiranın yayılmasına sebep olmuşlardı. Erkeklerden biri, Hz. Ebû Bekir’in halasının oğlu olup kendisine devamlı yardımda bulunduğu Mistah idi. İddianın iftiradan ibaret olduğu kesinleşince Hz. Ebû Bekir, bu nankör yakınına artık yardım etmeyeceğine yemin etti. وَلَا يَأْتَلِ أُوْلُوا الْفَضْلِ مِنكُمْ وَالسَّعَةِ أَن يُؤْتُوا أُوْلِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda göç edenleremallarından vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; ferâgat göstersinler. Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?..” en-Nûr, 22 Bu âyet nâzil olunca da, “Vallahi Allah’ın beni bağışlamasını arzu ederim, bunu her şeye tercih ederim” diyerek yeminini bozdu ve yardıma devam kararı aldı. İslâm ahlâkında “kötülüğe karşı iyilikle muamele etmek” kuralı vardır. Fıtratı, temel insanlık nitelikleri bozulmamış insanları ıslah etmenin, kötü yoldan çevirmenin, yeniden erdemli topluluğa katmanın yollarından biri de budu İşte bu düsturla Ebû Bekir –radıyallâhu anh-, kızı Âişe vâlidemize iftirâ atan şahsı affetmiş ve ona sadaka vermeye devâm etmiştir. Bu itibarla ârif kullar; وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” Fussilet, 34 âyetinin muktezâsınca hareket ederler. Bu ahlâkın Kur’ân-ı Kerîm’deki en güzel misallerinden bir diğeri de, kardeşlerinin ağır zulmüne mâruz kalan Yûsuf –aleyhisselâm-’dır. O büyük peygamber, kendisinden yardım istemeye gelen kardeşlerine kendini tanıtmadan her dâim ikram ve ihsanlarda bulundu. Onlar da bu cömert ikramlardan sonra onun Yûsuf olduğunu anlayınca şâhit oldukları bu yüksek fazîlet karşısında hakkı teslim ettiler ve قَالُواْ تَاللّهِ لَقَدْ آثَرَكَ اللّهُ عَلَيْنَا وَإِن كُنَّا لَخَاطِئِينَ “Allâh’a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hatâya düşmüşüz.» dediler.” Yûsuf, 91 Hazret-i Yûsuf ise büyük bir af örneği sergileyerek قَالَ لاَ تَثْرَيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” Yûsuf, 92 demek sûretiyle fazîletini daha da ziyâdeleştirdi. Ayrıca أَن نَّزغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي “…Aramızı şeytan bozdu!..” Yûsuf, 100 ifâdesiyle, suçu kardeşlerine değil, iblise izâfe etti. Sonra da “Ben bir köle olarak satıldım. Sizin sâyenizde Mısır’da da peygamber evlâdı olduğum bilindi.” dedi ve fazîlet üstüne fazîlet sergiledi. Böylece kardeşlerinin, vaktiyle kendisine yapmış olduğu zulüm ve haksızlıkların üstüne bir af perdesi çekerek onları bağışladı. Netice itibârıyla, sergilediği bu üstün fazîlet ve ahlâk sâyesinde onları kendisine mest eyledi. Bu yüce ahlâktan hareketle diyebiliriz ki, suçlular hakkında adâleti merhamete dönüştürerek onları affetmek, apayrı bir ıslah ve irşad metodudur. Tabiî suçlunun pişmanlık ve nedâmet duyması şartıyla… Unutmamalı ki, suçlu şahsın bir daha o suçu işlememeye dâir samîmî pişmanlık duyması hâlinde onu affetmek, cezâlandırmaktan, çok daha hayırlıdır. Fakat suçlunun böyle bir nedâmet göstermediği durumlarda affetmek, bir fazîlet olmaktan çıkar. Yani merhamet ve af tavsiyesi, suçlu şahsın davranış ve karakterine göre netice verir. Meselâ suçunda ısrar eden fâsık ve zâlim birini affetmek, onu zulüm ve haksızlığa cesâretlendirmek, hattâ teşvik etmekten başka bir işe yaramaz. Böyle olunca şahsa karşı işlenen kusurları affetmede, bir ıslah ihtimâli görünmüyorsa, suçlunun cezâlandırılmasını istemek, mağdurun en tabiî hakkıdır. Diğer taraftan ferdî ve şahsî meselelerde, kusurlu şahsın ıslâhı için onu affetmek, fazîlet ve takvâya daha uygun olmakla birlikte, başkalarını veya umûmu ilgilendiren meselelerde, adâletin tam olarak yerini bulması îcâb eder. Aksi hâlde cezâsız kalan suçlar, suçluların daha da azgınlaşmasına sebep olur. Bundan da bütün bir toplum zarar görür, herkese zulmedilmiş olur. Hayat rehberimiz Rasûl-i Ekrem Efendimiz, şahsına yapılan kusurları affederdi. Lâkin başkalarına karşı işlenen haksızlıklara tahammül edemez, hak sahipleri haklarını alıncaya kadar teskin olamaz, huzur bulamazdı. Böylece mutlaka adâleti temin ederdi. İşte hak ve adâlet sahibi olmanın bir ölçüsü de budur. Bu şekilde âdil olabilen kimseler, aynı şekilde adâletli davranışlara mazhar olurlar. Yani insanlarla münâsebetlerimizde önce kendimiz âdil olmalıyız ki başkalarından da adâlet beklemeye hakkımız olsun. Çünkü beşerî hayâtın huzur ve saâdeti, hak ve adâlet terâzîsinin karşılıklı dengede tutulmasına bağlıdır. Hâsılı bütün bu gerçekler etrafında adâlet mefhûmu, toplumlardaki nizam, insicam ve huzur için vazgeçilmez, hayâtî bir ihtiyaçtır. Ancak bu mefhum, insanoğlunun, Rabbine karşı sahip olması gereken şuur ve hislerinde çok farklı bir muhtevâ arz eder. Yâni ilâhî adâlet anlayışı, günümüzde pek çok insanın hatâya düştüğü mühim bir meseledir. Çünkü bu dünyada herkes eşit imkânlara sahip değildir. Kimi insan zengin, kimi fakir, kimi doğuştan sakat, kimi sıhhatli, kimi uzun ömürlü, kimi kısa ömürlüdür. Bunu takdîr eden de Allah Teâlâ olduğuna göre; dıştan, kaba bir akılla ve nâdan bir gönülle bakıldığında bu durum, ilâhî adâlete zıt gibi görünmektedir. Ancak lâfta sûret-i haktan görünen bu iddiâlara, îman ve hikmet penceresinden bakıldığında mesele tamamen gözler önündedir. Çünkü ADÂLET, İSTİHKÂK İLE KÂİMDİR! Hiçbir insan, hak etmiş olmasından dolayı yaratılmış değildir. İnsanın yoktan var edilişi, şükründen âciz kalınacak kadar büyük bir ilâhî lutuftur. Yokluktan varlık âlemine çıkmak, varlıklar içinde de; yılan-çıyan, taş-toprak veya ot-yaprak değil de varlıkların en şereflisi olan “insan” olarak var edilmek, ne muazzam bir ilâhî ikramdır. Bu ve benzeri daha nice mazhariyetler, tamamen ilâhî bir lutuf olarak meccânen bahşedilmiş değil midir? Bizler bu nîmetlere nâil olmak için acabâ hangi bedeli ödedik? Hâl böyleyken, yaşadıkları birtakım gel-geç mahrûmiyetler sebebiyle Cenâb-ı Hak’tan -hâşâ- hesap sorarcasına bir gaflet içerisinde adâlet isteyenler, yok olurlar! Çünkü kulun var olmak için bir hakkı ve sermâyesi yoktur ki, Allah’tan adâlet istemeye hakkı olsun! Zîrâ adâlet, ancak istihkâk ile, yâni hak etmekle, çalışıp kazanmakla ve bedel ödemekle kâimdir. Düşünmeliyiz ki Biz insan olarak yaratılmak için hangi bedeli ödedik? Hangi çalışma ve hangi kazanç ile insan olduk? Herkesin cevâbı belli “Hiç! Kocaman bir hiç!..” O hâlde şunu idrâk etmeliyiz ki; Hayâtı, dünya ve ukbâ olarak iki safha hâlinde murâd eden Cenâb-ı Hak, bunların birincisinde “latîf”, ikincisindeyse “âdil” sıfatını daha bâriz tecellî ettirmektedir. Yani âlemi ve insanı var eden, Allâh’ın “âdil” sıfatı değil, “latîf” sıfatıdır. Mahlûkâtın yaratılıştan gelen ne sermâyesi varsa hepsi de Allâh’ın bir lutfudur. Bu durumda Allah Teâlâ, nîmetlerini eşit vermeye -hâşâ- mecbur değildir. Zaten yaratılanlar içinde sadece iki varlık bile mutlak mânâsıyla eşit yaratılmış olsaydı, onlardan birinin varlığı abes, yâni hikmetsiz olurdu. Abesle iştigal ise, kâinâtı son derece hassas dengeler içinde yaratıp tanzim eden Allah Teâlâ’nın “müteâl” yani hayal ötesi mükemmellik sıfatı için bir noksanlık teşkil ederdi. Allah ise bütün noksanlıklardan münezzehtir. Bu itibarla hiç kimse; “Benim ne kabahatim var da boyum kısa? Niye bir âlimin değil de bir câhilin çocuğu olarak doğdum?” veya “Niye zengin değil de fakir bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldim?” diyemez. Çünkü bütün bunlar, tamamen ilâhî lutfun dağılımındaki farklı tecellîlerden ibârettir. Bu itibarla ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ “Nihayet o gün dünyada yararlandığınız nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz.” et-Tekâsür, 8 âyet-i kerîmesini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak îcâb etmektedir. Dolayısıyla Allâh’ın verdiğine râzı olmak, kul için hem bir mes’ûliyettir hem de bir olgunluk îcâbıdır. Bu bakımdan lutfedilen nîmetlerde eşitlik olmaması, adâletsizlik değildir. Allah Teâlâ bir kulunu sıhhatli, diğerini sakat yaratabilir. Birini çok akıllı, diğerini az akıllı yaratabilir. Yarattıklarından birini yılan yapar süründürür, birini kuş yapar uçurur. Bundan dolayı mahlukâttan herhangi birinin îtirâza aslâ hakkı yoktur. Bir hayvanın veya bitkinin; “Niye ben insan olarak yaratılmadım?” deme hakkı olamayacağı gibi, sakatlık, hastalık, fakirlik, mahrûmiyet vs. gibi birtakım sıkıntılar içinde bulunanların da, Allâh’ı -hâşâ- adâletsizlikle ithâm etmeleri, en başta akla-mantığa, iz’an ve vicdâna zıt bir durumdur. Kaldı ki bir kul hakkında ilâhî lutuf ve ikramların azlığının mı, çokluğunun mu daha hayırlı olduğu, ancak âhiretteki mîzanda belli olacaktır. Zîrâ az nîmetin doğurduğu borç az, çok nîmetin doğurduğu borç ise çoktur. Kaderin hikmet ve sırlarını lâyıkıyla idrâk etmekten âciz olan insana, Allâh’ın takdîrine teslîm olmaktan daha doğru bir yol yoktur. Bu hususta, sahâbeden Ebû Talha ile zevcesinin rızâ hâli ne güzel bir numûnedir. Hülâsa olarak hâdise şöyledir Ebû Talha’nın ağır hasta olan bir çocuğu vefât etmişti. Ebû Talha o sırada evde değildi. Hanımı Ümmü Süleym, çocuğunu gasledip kefenledi. Ebû Talha gelince oğlunun nasıl olduğunu sordu. Ümmü Süleym “–Çocuğun ıztırâbı sakinleşti, rahatladığını zannediyorum.” dedi… Sabah olup da, Ebû Talha evden çıkmak istediği sırada, zeki ve takvâ sahibi bir hanım olan Ümmü Süleym “–Ey Ebû Talha! Şu komşumuzun yaptığına bak, kullanmak üzere aldığı emâneti istediğim zaman vermek istemedi.” dedi. Ebû Talha “–Hiç olur mu, iyi etmemişler!” dedi. Bunun üzerine Ümmü Süleym “–Ey Ebû Talha! Oğlun senin yanında Allâh’ın bir emânetiydi, onu geri aldı.” deyiverdi. Ebû Talha önce biraz şaşırdı, sonra bir müddet sustu ve “Biz Allâh içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz.” dedi… Buhârî, Cenâiz 42, Akîka 1; Müslim, Edeb 23, Fedâilu’s-Sahâbe 107 İşte bir imtihan âlemi olan bu dünyada Allâh’ın nîmetlerine karşı sâhip olunması gereken emânet şuuru… İşte Allah nîmet verdiğinde de, verdiğini geri aldığında da gösterilmesi gereken rızâ ve teslîmiyet… Zîrâ Cenâb-ı Hakk’a yakın bir kul olabilmenin en mühim şartlarının başında, tıpkı İbrahim –aleyhisselâm-’ın hâli gibi, değişen imtihan şartlarına rağmen dâimâ; قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” el-Bakara, 131. diyebilmek gerekmektedir. Yâ Rabbî, bizlere böyle yüce, mânâlı ve hakikatli bir rızâ ve teslîmiyet içinde yaşamayı nasîb eyle! Bizleri hak ve adâletten ayırma! Hak ve adâletle birlikte cümlemizi af ve merhamet ile de taçlandırarak mahşer gününde affınla muâmele eyle! Âmîn! Hak ve Adalet DOCX İNDİR/OKU Hak ve Adalet PDF İNDİR/OKU
Ana sayfa Bil Bakalım Ben Kimim? İletişim FAYDALI OLMAK ÜMİDİYLE… Bil Bakalım Ben Kimim? Vaazlar Ahlak İbadet İtikat Muhtelif Tarih Tefsir Akademik Araştırma Notları Makaleler Tezler Kitaplar Cami Dersleri Fıkıh İlmihal Soru Cevap Siyer Tefsir Hadis Hadislerle İslam I. Cilt Hadislerle İslam II. Cilt Hadislerle İslam III. Cilt Hadislerle İslam IV. Cilt Hadislerle İslam V. Cilt Hadislerle İslam VI. Cilt Hadislerle İslam VII. Cilt Mesir Macunu Özlü-Yorum Yazı-Yorum Yorumlu-Yorum İletişim Kul ve Kamu Hakkı “Kul ve Kamu Hakkı” konulu vaaz notlarımızı aşağıdaki “ekler” bölümünden indirebilirsiniz. Yazı dolaşımı Mehmet ERGÜN Mehmet ERGÜN Manisa Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mehmedergun 86 14 Leave a Reply
Hayatımızın her alanında dikkat etmemiz gereken en önemli hususların başında insani ilişkilerimiz gelmektedir. Bu ilişkiler sadece kendi yaşantımızı değil, kendisiyle irtibata geçtiğimiz insanları ilgilendirmektedir. Bu haliyle sosyal ilişkiler, doğru bir zemine oturtturulduğunda dünya huzuru ve ahiret memnuniyeti getirirken, yanlış yollara aktarıldığı andan itibaren dünya sıkıntısının yanı sıra ahirette en çok sıkıntıya düşeceğimiz kul hakkını doğurmaktadır. Günümüzde üzerinde hassasiyetle durulan, birçok vaaz, hutbe, konferans, panel veya tv, radyo programlarında hakkında sözler sarf edildiği halde çokça yanlışa düştüğümüz bir konu hakkında “kul ve kamu hakkı” üzerinde durmaya, bilgilerimizi yeniden gözden geçirerek hatalarımızı düzeltmeye ve ilişkilerimiz meşru bir zemine oturtmaya çalışacağız. Yüce Rabbim bilmediklerimizi öğrenme fırsatı, bildiklerimizi ise hayatımıza aktarma fırsatını bizlere nasip etsin. Toplumumuzda yaşayan bütün insanlar için birlik ve beraberliği sağlamak, üzerimize düşen vazifelerdendir. Bu vazifeye gerçekleştirmenin en önemli yolu ise insan haklarına saygı duymaktır. İnsan hakları, diline, dinine, ırkına cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın insana insan olduğu için tanınan hakların genel adına denmektedir. Bütün canlıların elde ettiği temel haklar vardır ki; bu haklar İslam dinince dokunulmazlık kapsamına alınmıştır. Sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde bu dokunulmazlık haklarını bütün insanlığa şöyle bildirmektedir. İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü tecâvüzden masûndur. Ashâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur. Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin . Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle bundan böyle fâizcilik yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâiz alacağıdır. Ashâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib'in torunu amcalarımdan Hâris'in oğlu Rabîanın kan davasıdır. Ey Nâs! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emâneti olarak aldınız. Onların nâmus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Mü'minler! Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun Peygamberinin sünnetidir. Ashâbım! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını kurma gücünü ebedî olarak kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu şeyler dışında, küçük gördüğünüz şeylerde ona uyarsanız, bu da onu sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi korumak için bunlardan da uzak kalınız. Mü'minler! Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler. Ey Nâs! Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak sahibine hakkını vermiştir. Mirâsçı için ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy neseb iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl eder. Ashabım! Allah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, malınızın zekatını verin, âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbinizin Cennetine girersiniz. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber Efendimizin çağlar ötesinden insanlara aktardığı Veda hutbesinde ifade edilen ve insanlar için dokunulmaz olarak kabul ettiğimiz bu hakları ihlal etmek kul hakkını doğurmaktadır. Bu sebeple nasıl bir yaşam sergileyelim ki bu yaşantıda kul hakkı olmaz diye kendimize sorar isek Veda hutbesini birçok kez okuyup Efendimizin bildirdiği ilkeleri hayatımıza aktarmalıyız. Kul hakkını ihlal etmemiz neticesinde başımıza gelecek olan sıkıntıların neler olduğunu yine Peygamber Efendimizden öğrenelim. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde Kul hakkının önemini bizlere şöyle aktarmaktadır. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb - Bizim aramızda müflis, parası va malı olmayan kimsedir, dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir” buyurdular. 1 Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde ise kul hakkı kimden alınmış ise o hakkın iade edilmesini istemektedir. Efendimiz şöyle buyurmaktadır. مَنْ كَانَتْ عِنْدَهُ مَظْلَمَةٌ ﻷخِيهِ مِنْ عِرْضِهِ أوْ شَىْءٍ مِنْهُ فَلْيَتَحَلِّلْهُ مِنْهُ الْيَوْمَ مِنْ قَبْلِ أنْ َ يَكُونَ دِينارٌ وَ دِرْهَمٌ، إنْ كَانَ لَهُ عَمَلٌ صَالِحٌ أُخِذَ مِنْهُ بِقَدْرِ مَظْلَمَتِهِ، وإنْ لَمْ تَكُنْ لَهُ حَسَنَاتٌ أُخِذَ مِنْ سَيِّئَاتِ صَاحِبِهِ فَحُمِلَ عَلَيْهِ "Üzerinde bir dîn kardeşinin nefsine yâhut malına tecâvüzden doğmuş bir hakk bulunan kimse, dînâr ve dirhem bulunmayacak kıyamet gününden evvel, bugün dünyâda mazlumdan o hakkı bağışlamasını istesin. Helalleşilmediği takdirde zâlimin sâlih ameli bulunursa, ondan zâlimin zulmü miktarı alınır da mazluma verilir. Eğer zâlimin haseneleri iyilikleri bulunmazsa, mazlumun seyyielerinden günahlarından alınıp zâlim üzerine yükletilir" 2 İslam Dini insanlar arasında kul hakkının ihlalini yasak kapsamına alırken bunun yanında Müslümanların birbirleriyle olan diyaloglarının nasıl olması gerektiğini de bildirmektedir. Bu hususta Sevgili Peygamberimiz Müslüman olarak bizlerin birbirimize karşı nasıl bir davranış sergilememizi şöyle ifade etmektedir. المسلمُ أَخــو المسلم لا يَظلِمُه ولا يُسْلِمُهُ . ومَنْ كَانَ فِي حاجةِ أَخِيهِ كانَ اللَّهُ فِي حاجتِهِ، ومنْ فَرَّجَ عنْ مُسلمٍ كُرْبةً فَرَّجَ اللَّهُ عنه بها كُرْبةً من كُرَبِ يومَ القيامةِ ، ومن سَتَرَ مُسْلماً سَتَرَهُ اللَّهُ يَومَ الْقِيامَةِ “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslüman’dan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir Müslüman’ın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter.” 3 Kul hakkının en kapsamlı bir şekilde ihlal edildiği şey ise kamu hakkıdır. Bu manada kamu hakkı kul hakkından daha kapsamlı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kul hakkı ihlali dendiğimizde akla ilk gelen, bir şahsın diğer şahıs veya şahıslarla kurmuş olduğu ilişkileri yanlış bir zemine oturtması neticesinde ortaya çıkan hak ihlalidir. Kamu hakkı ise, bir şahsı veya birkaç şahsı değil o toplumda yaşayan ve o devlet çatısı altında bulunan bütün bireyleri, yani toplumu, yani milleti ifade etmektedir. Bu önemli durumu lütfen göz ardı etmeyelim. Şu hususu sizlerin dikkat-i nazarına sunmak isterim. Belki kul hakkını ihlal ettiğimiz şahsı bulup ondan helallik alma ihtimalimiz vardır. Ancak kamu hakkını alır isek kimden helallik alacağımız tamamen bir muammadır. Bu sebeple kamu hakkını gözetmemiz, bu hususta titizlikle davranmamız gerekmektedir. Çünkü kamu hakkını Tüyü bitmemiş yetimin hakkı olarak özetleyebiliriz. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan, kamu kurum ve kuruluşlarla ilişkileri olan bütün kardeşlerimiz yapmış oldukları işin neticesinde elde edecekleri mükafatın veya zararın çok fazla olduklarını unutmamalıdırlar. Devletimiz tarafından bizden yapılmasını istediği şeyi doğru bir şekilde yerine getirir isek bunun bize kazancı hem dünyalık hem de ahirette olacaktır. Bunun yanında yapılması istenilen şeyi herhangi bir sebepten dolayı istenildiği gibi yerine getirmez isek, yapmış olduğumuz hata bizden kaynaklanıyor ise o zaman kamu hakkını ihlal etmişiz demektir ki, bunun sıkıntısı hem dünyevi hem de uhrevidir. Vaazımıza başlarken ifade ettiğimiz hadiste buyrulduğu üzere kul hakkını ihlal ettiğimiz şahıs ve şahıslara ya sevabından vereceğiz, eğer sevabımız yok ise o zamanda hakkını yediğimiz kişilerin günahlarını yükleneceğiz. Bu sebeple ahiret sıkıntısı düşünüldüğünde kamu hakkını ihlal edenlerin dünyevi sıkıntılar içerisinde olduklarına aldanılmamalıdır. Peygamber Efendimizin cenazesini kılmadığı bir şahsın durumu şöyle rivayet edilmiştir. "... Zeyd bin Hâlid el-Cühenî Radıyallâhü ankfden rivayet edildiğine göre Hayfaer savaşın da Eşca' kabilesin den bir adam öldü. Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem mücâhidlere Arkadaşınızın cenaze namazını siz kılınız yâni ben kılmayacağım buyurdu. Adamın hâlini bilmedikleri için sahâbîler bu duruma şaştılar ve üzüntüden yüzleri değişti. Sonra Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem, sahâbîlerinin vaziyetlerini görünce Sizin arkadaşınız, Allah yolunda ganimet malından çalmıştır» buyurdu.Hadîsin râvisi Zeyd demiştir ki Bunun üzerine sahâbîler adamın eşyasında arama yaptılar. Yahudilerin boncuklarından iki dirhem bile etmeyen boncuklar buldular."4 Bir başka hadis aktarmak isterim."... Ubâde bin es-Sâmit Şöyle demiştir Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Huneyn savaşı günü ganimet malından bir devenin yanında bize namaz kıldırdı. Namazdan sonra deveden bir tüy alıp mübarek iki parmağı arasına koydu. Sonra cemaate hitaben Ey insanlar! Şüphesiz bu tüy taneciği bile sizin ganîmetlerinizdendir. Artık ipliği, iğneyi, bundan değerli olanı ve bundan değerce düşük olanı ödeyiniz yâni bana teslim ediniz. Çünkü ganimet malından bir şey çalmak kıyamet günü sahibine şüphesiz bîr utançtır, bîr ayıptır ve bir ateştir», buyurdu." 5 Hz. Peygamberden aktarmış olduğumuz hadislerden şunu çıkarıyoruz. Kamu malından bir şeyi zimmetine geçiren kimse, kıyamet gününde o maldan dolayı bütün mahşer halkının huzurunda rezil olacak, almış olduğu bu kamu malı yüzünden cehennem ateşiyle buluşacaktır. Bu sebeple kamu malından almış olduğumuz her ne var ise -Efendimizin bizlere bildirdiği üzere bir parça tüy bile olsa- büyük küçük demeden hepsini Devlete geri ödemesi gerekmektedir. Kamu hakkı kamunundur. Haksızca zimmete geçirilen şeyin ona aktarılması bir mecburiyettir. Unutmayalım ki; Ahirette zimmetine kamu hakkı geçirenlerin cezası çok ağır olacaktır. İnsanların yaşamlarında hak ihlallerini azaltacak en önemli sebep imani ilkelerdir. Allah inancı, ahiret inancıdır. Ahirette yapmış olduğu şeylerin hesabını rabbine karşı vereceğini bilen bir insan hataya meyil ettiğinde o hatadan kolaylıkla beri kalabilecektir. Yine Yüce Allah’ın bizi gözetlediğini ve yapmış olduğumuz her şeyi kayıt altına aldığını unutmaz isek yanlışlıklardan ve yasaklardan uzak kalmak daha rahat olacaktır. Bu sebeple İmani ilkelerin aktarıldığı, ahlaki güzelliklerle süslenildiği, insanların rızası gözetildiği müddetçe dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebileceğiz. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kardeşlerimizin hassasiyetle dikkat etmeleri gerekene bir husus ise, kendilerinin çalışma alanı bulduğu işlerini milletimizin bir emaneti olduğunu bilmektir. Biz Devletimizin bize vermiş olduğu işlerimizi milletimiz adına yürütmekteyiz. İş ise işverenin bir emanetidir. Emanete hıyanet etmek ise insana, hele hele Müslüman’a yakışmayacak bir tavırdır. Kamu hakkını ihlal etmek milletin hakkını ihlal etmektir ki, bunun vebali çok ağırdır. Sevgili Peygamberimiz Veda Haccını gerçekleştirdiği o günlerde Mina’da okumuş olduğu bir hutbede şöyle buyurmuştur. —"Bu gün hangi gündür, biliyor musunuz?" buyurdu. Biz —Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedik. O, sükût etti. O derecede ki, biz Peygamber onu başka bir isimle isimlendirecek sandık. Rasûlullah — "Natır günü yâni kurbân kesme günü değil mi?' buyurdu. Bizler — Evet, kurbân kesme günüdür, dedik. Sonra —"Bu ay hangi aydır?" diye sordu. Biz —Allah ve Rasûlü en bilendir, dedik. O yine sükût etti. O derecede ki biz ona isminden başka bir isim takacak sandık. Rasûİullah — "Zu'l-hicce ayı değil mi?" buyurdu. Biz' — Evet, zu'l-hicce ayıdır, dedik. — "Bu hangi beldedir?" diye sordu. Biz yine —Allah ve Rasûlü en bilendir, dedik. Rasûlullah sustu; o derecede ki, biz ona isminden başka bir isfan verecek sandık. — "Haram olan Belde değil mi?" buyurdu. Biz — Evet, Haram Belde'dir, dedik. Bunun üzerine — "Muhakkak ki kanlarınız, mallarınız bu beldeniz içinde, bu ayınızda, bu gününüzün harâmlığı gibi biribirinize, Rabb'inize kavuşacağınız güne kadar haramdır. Dikkat edin! Bunları size tebliğ ettim mi?" dedi.6 Efendimizin bildirdiği üzere Müslüman’ın Müslüman’a kanı, malı haram kılınmıştır. Bu sebeple kardeşlerimizin canına kastetmek veya onların mallarına göz dikmek kul hakkını doğurmakta ve bize asla yakışmamaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kardeşlerimizin dikkat etmesi gereken bir husus ise, kamu malları Devletimizin gelirinin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü kamu hizmetlerinin tamamı verilen vergiler, bırakılan bağışlar veya Devletimizin elde ettiği başka gelirler ile sağlanmaktadır. Bu sebeple kamu hizmetinde aksaklığa götürecek yanlışlar içerisinde olmak, Milletimizin hizmet üzere vermiş olduğu, Devletimizin de Milletimize hizmet amacıyla aktarmış olduğu gelirleri yanlışa sevk etmek olacaktır ki, buda dünyevi sorumluluk getirdiği gibi ahiret açısından da çok büyük bir vebal doğuracaktır. Kul ve kamu hakkı dikkat etmemiz gereken önemli haklardandır. Asla ihmal edemeyeceğiz hakların başında gelmektedir. Bu hakları ihlal etmemiz neticesinde helallik almadıkça ahirette sevabımızdan alınacak veya hak ihlali gerçekleştirdiğimiz şahısların günahlarını yüklenecektir. Bu sebeple dünyamızı huzura, ahiretimizi sükunete kavuşturmak istiyor isek, kul ve kamu hakkını ihlal etmeyelim. İhmallerimiz neticesinde doğacak zararlar ile karşılaşmamak için işlerimizde ihmale gitmemeliyiz. Yüce Rabbim Kendi rızasına uygun işlerle meşgul olmayı, kul ve kamu hakkını ihlal edecek davranışlar içerisinde olmamayı bizlere nasip etsin. Yüce Rabbim Devletimize dirlik, milletimize birlik nasip etsin. Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun. Ahmet ÜNAL Uzman Vaiz Birr 59. 2. Buhari, Mezalim, 10 3. Riyazü’s-Salihin, Hadis No246 4. İbn. Mace, Cihad, 34 5. İbn. Mace, Cihad, 34 6. Buhari, Hac, 133
**BEDİHABER-**[Diyanet İşleri ] Din İşleri Yüksek kuruluna gelen sorulara verilen yanıtlarla ”Kul hakkı, kul hakkının nasıl ödenir, buluntu eşya helal midir, çekiliş kuponları karşılığında verilen eşyalar helal midir?” konularda bilgi verildi. **Diyane**t’in bu konulara verdiği cevaplar şöyle** ****Kul hakkı yemenin hükmü nedir? Kul hakkı nasıl ödenir?** **Hz. Peygamber** üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zâlime yükleneceğini belirtir Buhârî, Mezâlim, 10. Yine **Peygamberimiz** imkanı olduğu halde zamanı gelmiş bir borcu ödemeyenlerin kul hakkını ihlal ettiğini şöyle ifade eder **“Ödeme gücü olan zengin kişinin, ödemeyi ertelemesi zulümdür”** Buhârî, Havâle, 1. Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin **Cennet** ya da **Cehennem**’e gidişinde önemli ölçüde belirleyici bir rol oynamaktadır. **Allah**’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâli vardır. Çünkü böyle bir günahın **Allah** tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, **Allah** kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Çünkü ilâhî adâlet, bunu gerektirir. Veda hutbesinde Rasûlüllah “Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır dokunulmazdır” Buhârî, Hacc, 132 buyurmuştur. Buna göre, gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına, bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir. Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu, **hak** sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfar etmek, dua etmek ya da hayır hasenat yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine keffaret olur Mâverdî, el-Hâvî, I, 107; İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-Kübrâ, I, 113. **Buluntu eşya lukata ile ilgili hükümler nelerdir?** Başkalarının rızası olmadan mallarını ellerinden almak **caiz** olmadığı gibi, kaybettikleri mal ya da eşyayı alıp sahiplenmek de caiz değildir. Bir kimse bir yerde bir miktar para veya eşya bulsa onu sahibine vermek üzere alabilir. Ancak kendine mal edinmek üzere alması başkasının malını gasp etmek hükmündedir. Buluntu eşya konusunda takip edilecek yöntem şöyledirBulunduğu yerde bırakıldığı takdirde telef olmasından korkulan bir şeyi sahibine vermek üzere almak vacip; telef olmayacak şeyleri almak ise mubahtır. Bir kimse bulduğu bir şeyi alırken, onu sahibine teslim etmek üzere aldığına çevresindekileri şahit tutar. Bulunan eşyanın sahibi çıkar ve onun kendisine ait olduğunu ispat ederse eşyayı ona teslim eder Kâsânî, Bedâiü’s-sanâi’, VIII, 327-328. Buluntu eşya, onu sahibine vermek üzere alanın yanında emanet durumundadır. Bir kusuru olmaksızın bu mal kaybolsa veya telef olsa, sahibi çıktığında bedelini ona ödemekle yükümlü olmaz İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, V, 162; Ali el-Hafif, ed-Damân fil-Fıkhi’l-İslâmî, I, 102, 104, 107. Buluntu eşyayı elinde bulunduran kimse bunu malın değerine göre uygun görülen bir süre ilan eder ve bekler. Sahibi çıkmazsa o malı yoksul kimselere sahibi adına tasadduk eder; kendisi muhtaç ise ondan istifade edebilir. Ancak, daha sonra sahibinin çıkması halinde bedelini öder. Sahibinin aramayacağı düşük değerli şeyler ise beklemeye gerek kalmaksızın ihtiyaç sahiplerine verilebilir; bulanın ihtiyacı varsa o da kullanabilir Serahsî, el-Mebsût, XI, 3. Zamanımızda yerleşim yerlerinin kalabalıklaşması nedeniyle buluntu malların devlet yetkililerine teslim edilmesi uygun olur. Zira günümüzde, kayıp eşyalar için bürolar kurulmuş olup, buralarda mallar daha güvenli bir şekilde muhafaza edilebilmekte, ayrıca buralar kaybedenler için de müracaat mekanı olmaktadır. Bu nedenle, kayıp bir malı bulan kişinin bunu alıp devlet yetkililerine teslim etmesi uygun olur.**Market ve mağazalarda alışveriş karşılığında verilen çekiliş kuponlarına çıkan hediyeler helal midir?** Taraflardan birinin kazanıp diğerinin kaybettiği bütün şans oyunları kumardır. Sadece kazananın karlı çıktığı, kaybedenin ise zarara uğramadığı uygulamalar ise kumar niteliğinde değildir. Buna göre; marketlerde ve mağazalarda işyeri sahiplerinin alışveriş yapan müşterilerine verdikleri çekiliş kuponuna hediye çıkması durumunda, müşterilerin çıkan hediyeleri almalarında bir sakınca yoktur Kâsânî, Bedâiü’s-sanâi’, VI, 206. Çünkü müşterilerden birinin kazanması halinde diğerleri bir şey kaybetmemektedir. Ancak, çekilişe katılmak için ayrıca bir ücret ödenmesi halinde yatırılan para üzerinden şans yolu ile kazanç elde etme durumu söz konusu olacağından yapılan çekiliş işlemi kumar olur.
kul hakkı ile ilgili vaaz